Tarihin İçinden Bir Ses: Arif Hikmet Onat

 

Onunla tanışmayı çok istiyordum. Adını sık sık duyuyor ya da bir yerde okuyordum. Sıcak bir sonbahar günü, Sıtkı Çebi, “Hadi seni ona götüreyim” dedi. Arif Hikmet Onat’tı ziyaret edeceğimiz  kişi. Bu kentin yakın tarihinde yeri olan, belediye başkanlığı, bakanlık yapmış ama aynı zamanda kültür yaşamına da katkılarda bulunmuş bir addı.

Kentin biraz dışında, taş ve ahşabın Karadeniz’in nemine ve zamana direnmeye çalıştığı evlerden birinde oturuyordu. Bir öğleden sonra gittik. Bir yanda gençler çığlık çığlığa denizle oynaşıyorlar, öte yanda fındıklar kurutuluyordu harmanlarda. Bizi kabul ettiği geniş salona zevkli, usta bir elin değdiği, tarihi alıp bugüne getirmeye özen gösterdiği belliydi. Görmüş geçirmiş bir rahatlık içindeydi  her şey. Tavana kadar uzanan tipik Karadeniz pencerelerinin önünde boydan boya sedir vardı. Buraya oturduk. Dışarıdan sonbaharın neşeli esintisi geliyordu. Yanımda teybim, not defterim, notlarım… Sıtkı Çebi de yardımcı oluyor zaman zaman. Babasını anlatmasını rica ediyoruz.  “Babam Rüştiye mezunuydu, 1915 yılı filan, Trabzon’da polisti” diyor. Gözleri karşıki duvarda asılı bir resimde. Bir grup oturmuş, birinde subaylara benzer bir giysi, babası!  “Trabzonlu Eyuboğlu İzzet Bey babamı çok severmiş onun polis olmasına önayak olmuş. Trabzon işgal edilince, babam da vilayet merkeziyle birlikte Ordu’ya dönmüştü. Trabzon kafile kafile akıyordu buraya. Babam, o insanları az çok tanıdığı için önemli görevler üstleniyordu. Buraya emniyet müdürü yapılmıştı. Mütarekenin ve Kurtuluş Savaşı’nın en karanlık ve kritik günlerini babam emniyet müdürü olarak yaşadı burada. Bir yanda etnik ayrılıklar, bir yanda süregiden savaş… Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti yöneticileri için İstanbul Hükümeti yakalama buyruğu çıkarmış. Ancak babam da  Kemalci, yapabilir mi öyle bir şey. Demiş ki onlara ‘Siz gidin birkaç gün köyde kalın, ben bulamadık diyeyim’. Öyle savuşturmuş İstanbul’un buyruğunu.”

Bu anlattığı çok ilgimi çekmişti. Söyleşimizden sonra, evde, bu anıyı kendimce yeniden kurgulayarak yazacaktım ve bir süre sonra da bu yazdığım, Gölgeden Akan Işık adlı ilk romanıma giriverecekti:

“Güneş, Trabzon yönündeki dağların arka yüzünü aydınlattığında, bu yana mor kızıl karışımı bir ışık demeti düştü. Önce denizin üzerinde bir kızıllık büyüdü; yakamozlandı ve dağlara vuran ışık demetiyle birlikte kentin üzerine yarı saydam bir örtü serilmiş gibi duran bulutların griliğine doğru yayıldı. Ardından ırmaklar aydınlandı; bir gümüş çizgi gibi dağları birbirinden ayırdı sular. Az sonra fındık bahçelerinin yeşili parladı. Kuşlar göğü çizmeye başladılar. Kent, bu renk cümbüşünün oynaklığını ve görene mutluluk veren tabloyu izleyemedi. Geceyi sabırsızlıkla sabaha bağlamaya uğraşan kalpaklılar da bu tablodan habersiz, eşleri ve çocuklarıyla vedalaştılar; ana babalarının elini öptüler. Kimisinin yanağına birkaç damla gözyaşı yuvarlandı. Güneş, dağların bu yüzüne ağdığında, sekiz kişilik kafile, yanlarında dört genç koruyucusuyla köy yoluna düşmüştü.

Şimdi fındık bahçelerinde patlayan küçük, ak tomurcukların acımsı kokusu yola vuruyor, yolculara yazdan ilk haberleri taşıyordu. Zakkumlar, inanılmaz yeşillerini yola doğru döküyorlardı. Erik ve elma ağaçları çıldırmıştı. Dar yolun hemen altında, keskin bir bıçak darbesiyle bölünmüş gibi duran vadinin derinliğinde, uzaktan, çok uzaktan gelen bir uğultuyla, taştan taşa köpüren ırmak, tüm renk cümbüşünü, kokuları, çılgınlıkları Karadeniz’e taşımaktaydı.

Atlar, kimi zaman bir tutam toz bulutunu havalandırıyor, kimi zaman da nallarıyla taşlarda kıvılcımlar çaktırıyordu. Kente karalahana, patates, mısır taşıyan köylüler, kalpaklı, tepeden tırnağa silahlı bu adamlara yol veriyor, yanlarından geçerken anlamsız bakışlarla izliyorlardı. Kimini kentte, bir mağazanın vitrininden içeride, kimini bir caddede gördükleri yüzlere benzetiyorlar ama buna bir anlam veremiyorlardı. Bunlar eşkıyaya da benzemiyordu.”

Arif Hikmet Bey, Ordu’dan devletçe yurtdışı eğitime gönderilen ilk iki kişiden biri. İtalya’da elektrik mühendisliği eğitimi almış ve dönüşte belediyede elektrik mühendisi olarak göreve başlamış. Yıl 1930. Bir süre sonra vali çağırmış ve yeni görevini tebliğ etmiş: “Sen Ordu Halkevi başkanı oldun.”

O güne kadar kültür ve sanatla sadece izleyici olarak ilgilenen Arif Hikmet, halkevi başkanı olduktan sonra kentin kültür sanat yaşamının renklenip çeşitlenmesi yolunda çok başarılı olmuş. Bu başarısı onu, 1940 yılında CHP il başkanlığına ve belediye başkanlığına taşımış. “Ordu, şehir gibi şehir olmalıydı. Ta Süleyman Felek’ten beri imar planlarıyla, büyük çabalarla modern bir şehir olması için çabalanıyordu. Belediye başkanı olunca bu yolda çalışmaya karar verdim. Elektrik ve su sorununu bütünüyle ortadan kaldırdım. Çarşı içindeki enkaz yığınlarını temizlettirdim. Şehirdeki çeşmelere ünlü Nazifbey suyunu getirttik. Bülbül Deresi’ni temizlettik. Nehir birikintilerine yanmış yağ döktürüyorduk sivrisinek üremesin diye. Pazarlarda yerde mal satmayı yasakladık; tezgâhlar yaptırdık. Kasapların peştamal değil önlük takmaları zorunluluğunu getirdik.”

Ne çok şeyler yapmış; bunları yapan kuşkusuz daha çoğunu da düşleyip tasarlamıştır ama politikanın, hele de tek partili dönemin rahat siyasal ortamının dayanılmaz çekiciliği Arif  Hikmet Onat’ı da kendine doğru çekmiş. 1948 yılındaki ara seçimde milletvekili olmuş. 1950 ve 1960 dönemini, kanırta kanırta yapılan mücadelenin heyecanın içinde taşıyarak anlatıyor. Ancak benim asıl merak ettiğim daha sonrası.

“27 Mayıs İhtilaline şahsen yandaş değildim.” Duruyor, önündeki tabaktan parmak ucuyla iki adet fındık alıyor ve ağzına atıyor. Sonra hafifçe öne eğiliyor ve fısıltıyla “İsmet Paşa da taraftar değildi” diyor ve ekliyor: “Bana şöyle demişti: ‘Niye kapansın parti? Yanlış yapanlar Divan-ı Âli’ye verilsin, cezalandırılsın. Bu parti gedecek de yerine kim gelecek Arif Hikmet?’ Böyle dedi ama sözünü dinletemedi. İşte sonra ne oldu, asker kapısı açıldı. İsmet Paşa’ya çok merak ettiğim bir soruyu da sormuştum bir gün. Briç oynuyorduk. Siz, dedim, Celal Bey’i en iyi tanıyansınız, nasıl oldu da durumun bu hale gelebileceğini anlayamadınız? ‘Bu kadar yalan söyleyebileceklerini tahmin etmedim’ diye cevap verdi.”

Bayındırlık Bakanlığı da yapan Arif Hikmet Onat, karşısında bir gazeteci olmasa da kayda değer bir şeyler söylemek gereğini hissediyor. “Biliyor musun” diyor bana dönüp “Grev, lokavt, toplusözleşme yasası çıktığında herkes bunu yalnızca Bülent Ecevit’e mal etti. Ben o dönem sözcüydüm; çalışmalar sırasında da Ecevit yurtdışına gittiğinde onun bakanlığına vekâlet ederdim. O yasaların arkasında dönemin müsteşarı ‘Karakadının Halit’ vardı; onun adı unutuldu, hakkı yendi. Yasa tasarılarını mecliste çatır çatır savunanlardan biri de bendim, görevim gereği.”

Arif Hikmet, bu söyleşiden bir süre sonra Ankara’da yaşamını yitirdi. Geride birkaç kasetlik söyleşimiz kaldı onunla. Bir gün çözülüp bütünüyle yayımlanmayı bekliyor o kasetler. Yayımlandığında birçok olayı yeni baştan düşünmemizi gerektirecek nice bilgi saklı söylediklerinde. Kimbilir, belki bir gün…

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !