Söyleşi: Atatürk'ün Ordu'yu Ziyaretiyle İlgili Gerçekler

Ordu Aktüel dergisi:

 

     Atatürk' ün Ordu' yu ziyaretinde yaptığı konuşmanın asıl metni konusundaki düşünceniz nasıl oluştu?

 

            Şu anda her yerde yazılı olan, herkesin bildiği o metni ben Ordu’da çalışırken törenlerde çok kullanmıştık. Canlandırmalar yapmış ve Mustafa Kemal’in  ağzından defalarca okumuştuk. Ancak metindeki bazı dil hataları dikkatimi çekiyordu. Bu çok da mantıklı bir şey değildi. Biliyoruz ki Atatürk Türkçeyi çok yetkin kullanan biridir. Yazıları bir yana, konuşmalarında da dilbilgisi  yanlışları yapmaz. Eğitimi çok sağlamdır bu alanda. Osmanlıcaya da egemendir, Türkçeye de egemendir. Fransızcayı da okuyup yazacak kadar bilir. Böyle biri “şuurlu tezahürat” niye desin?  “Sevimli gözleriniz karşısında günlerce kalmak” niye desin?

 

Peki, neden öyle biliniyor; nereden kaynaklanıyor bu yanlış? Başka yanlışlar da var mı?

 

Bu yanlış güvenilir kaynaklara  bakmamaktan ileri geliyor. Mustafa Kemal Atatürk’le ilgili  böyle çok yanlışlıklar var. Örneğin, “Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın Sonbahar Gezileri” adlı bir kitap var; o kitapta da  Cumhurbaşkanının karaya, eşi Latife Hanımla birlikte çıktığı yazılıyor. Bu yanlış. Eğer öyle olsaydı, o biricik fotoğraf karesinde Latife Hanım da olurdu. Çünkü Mustafa Kemal, eşini sergiye, alışverişe gönderip kendisi kuruluşları ziyaret edecek biri değil; zamanının en  uygar lideri öyle yapmaz. Eğer gece kentte kalacak olsalardı, o zaman Latife Hanım da karaya çıkardı. Sonra, bir başka eksiklik. Çok uzun yıllar yazılıp çizilmedi. Mehmet Rıfat Bey (Ataoğlu) dönemin ünlü bir hattatı ve oyma sanatçısı. Kent adına Cumhurbaşkanına armağan edilmek üzere altın işlemeli bir baston yapıyor. Bu armağan ediliyor kendisine.

 

Bu baston nerede acaba?

 

Bilemiyoruz ne yazık ki. Hiçbir müzede yok. Mehmet Rıfat Bey’in torunu Uğurcan Ataoğlu’na  da sordum; o da izini bulamadıklarını söyledi. Ola ki  bir yerde, Anıtkabir ya da Çankaya’da  nereden armağan edildiği bilinmeden, not edilmeden bir köşede duruyordur.

Her neyse, bu  baston konusu sonraki yıllarda yazıldı. Başka yanlışlıklar var mı? Kişisel düşüncem, evet Atatürk’ün Ordu’yu ziyareti ile ilgili başka yanlışlıklar da var. Ancak bunları da  kanıtlamak gerek; kesin bir kanıta ulaşmadan bir şey söylemek yanlış olur. Umarım, gelecek yılın 19 Eylülünde diğer yanlışları da düzeltme olanağımız olur.

 

 

Yeniden Ordu konuşmasına dönersek; yanlışlık nereden kaynaklanıyor ve siz doğru olduğunu söylediğiniz bu kaynaklara nasıl ulaştınız?  Buna ek olarak şunu da sormak isterim: Hangi metnin orijinal olabileceği konusunda sizin ileri sürdüğünüz argümanlar nelerdir?

 

 

Bu yanlış, Cumhuriyet gazetesinden kaynaklanıyor. Bir muhabiri ile geziyi izlemiyorlar. Yerel muhabirler telgrafla haber geçiyorlar. Hatta bir olasılık, Mustafa Kemal’in yanına bile yaklaşamıyor; duyabildiği kadar, belki sağa sola da sorarak, not ederek telgrafhaneye gidiyor. Yazarken hata olabilir, yazdırırken hata olabilir, telgraf memurunun hatası olabilir, telgrafı alan gazete editörünün hatası olabilir. Görüyorsunuz; elden ele geçen bir metinden söz ediyoruz. “Köy”, “göz” oluyor örneğin. “y” ile “z” eski yazıda birbirine benzemiyor pek ama, belki ilk aşamada, Mustafa Kemal’i, o kalabalık içinde  yanlış duyuyor. Diğer sözleri de öyle. Düşünsenize, mahşeri bir kalabalık, uğultular, alkışlar ve Mustafa Kemal’in o buğulu, kısık sesi. Yanlış anlamak işten bile değil. Ama Hakimiyet-i Milliye muhabiri resmi devlet görevlisi gibi. O hep yanında; birinci ağızdan hemen not ediyor. Telgrafhanede öncelik onda; yanlış olma olasılığı çok düşük.

 

 80’li, 90’lı yıllarda  Atatürk’ün konuşmaları ile ilgili pek çalışma yapılmıyordu. Sonra Kaynak Yayınları, devletin yapması gereken şeyi yaptı; Atatürk’ün bütün yazı ve konuşmalarını yıl yıl orijinaline bağlı kalarak yayımlamaya başladı. Devlet bunu yapmamıştı; yapmalıydı. Ama  “gardrop Atatürkçüleri” için bunların önemi yoktur. Kaynak Yayınları’nın 1924 yılına ilişkin konuşmaları yayımlamasını bekliyordum. Yukarıda söylediğim dil hataları aynen kalacak mı diye. Baktım bambaşka bir metin yayımladılar. Şaşırdım ve birden kafamda bir şimşek çaktı. Sonra diğer kaynaklara başvurdum. “Atatürk’ün Resmi Yayınlara Girmemiş Söylev, Demeç, Yazışma ve Söyleşileri” adlı güvenilir bir kitap vardır. Orada da Kaynak Yayınları’nın “Atatürk’ün Bütün Eserleri” adlı çalışmasındaki metin var. Bununla da yetinmedim, İş Bankası’nın yayımladığı  “Atatürk’ün Yurt Gezileri” adlı bir çalışma var. Mehmet Önder’in çok uzun yıllar adım adım oluşturduğu bir çalışma bu. Orada da sözünü ettiğim gerçek metin vardı. Hakimiyet-i  Milliye, o zaman eski yazı tabii. Ben eski yazıyı okuyabiliyorum ama çok da güvenemiyorum kendime; bazen karıştırıyorum, yanlış okuyorum. İyi bilen, bunun eğitimini verenlere okuttum. Aynı metin çıktı karşıma. Yine de son kuşkuları dağıtmak için bu alanda en saygın adlardan biri olan  Prof. Dr. Şerafettin Turan’a sordum. “Siz olsanız hangi metni esas alırdınız?” diye sordum. “Hiç tereddüt etmem, doğru ve geçerli olan Hakimiyet-i Milliye’de yazılandır” dedi. O da öyle dedikten sonra artık sadece yayımlamak düşerdi bana. Öyle de yaptık. Ordu Olay’da yayımladık.

 

 

Ordu' nun tarihi ile ilgili olarak çok fazla araştırmacı yok..Peki bu tür başka eksiklikler ya da yanlışlıklar söz konusu mu?

 

Ordu’nun genel tarihi ile ilgili araştırmacılar var; başta Prof. Dr. Bahaeddin Yediyıldız var, Prof. Dr. Necati Demir de araştırıyor. Ünal Üstün vardı; aniden yaşama veda etti; onun araştırmacı titizliğine hayrandım, ortak çalışmalar yapacaktık ama olmadı, erken yaşta öldü. Ancak, yakın tarihle ilgili araştırmacı sayısı, sizin de belirttiğiniz gibi gerçekten az. Sıtkı Can, Murat Sukuti Karaca, Namık Senih Mayda ile başlamış bu çalışmalar. Halkevlerinin etkisi ve teşvikiyle. Hani cumhuriyetin ilk dönemini küçümsemeye çalışan alıklar var ya hâlâ; bilmezler ki tarihimizi bile cumhuriyetle öğrenmeye başladık biz. Sonra Sıtkı Çebi bu kuşağı izledi. Sıtkı Bey, bir şövalye gibi tek başına belge topladı, yazdı. Tekti neredeyse. Tek olmanın olumsuzlukları yakasını bırakmadı; kimi yanlış saptamaları vardır. Ama olsun; bu kentin tarhi konusunda unutulmaz hizmetleri vardır; birçok belgeyi, bilgiyi ona borçluyuz. Sonra hasbelkader ben bir şeyler yazdım. Şimdi, Hikmet Pala arkadaşımız coşkuyla çalışıyor; umarım o bu zincire eklenen çok sağlam bir halka olacak.

Yanlışlıklara gelince; evet kanımca yakın tarihimizle ilgili çok yanlışlar var. Hani “şehir efsanesi” diyoruz ya; yakın tarih de biraz şehir efsanelerine dönüşmüş durumda.

 

Bu konuda örnek verebilir misiniz?

 

   Sözgelimi, “kentin ilk gazetesi” konusu. İsmail Hakkı Garipoğlu’nun Güneş’i diye yazılır, öyle bilinir. Bence değil. Ordu’nun ilk sineması İhsan Bey Sineması diye bilinir. Bu da yanlıştır. Ondan önce  “Makridis Sineması” var.

 

Başka bir örnek, yaz aylarında sevgili Harut Ağabey’in  BirGün gazetesinde bir söyleşisi yayımlanmıştı. Orada yazılanların da biraz abartılı olduğunu düşünüyorum.

 

Ne gibi yanlışlıklar vardı o söyleşide?

 

Harut Ağabey, Ordu’da 2000 Ermeni hanesinden söz ediyor. Bu nereden baksanız 8 – 10.000 kişi demektir. Oysa biliyoruz ki bütün kazada, yani Ünye ve Fatsa’dan Aybastı’ya, Gölköy’den Gülyalı’ya, hatta Bulancak da dahil, zaten toplam Ermeni nüfusu 15.000 civarında. Şimdi, Ordu’da ilk kez telaffuz edilecek bir bilgiyi paylaşmak istiyorum. Şu çok konuşulan Ermeni tehciri, kıyımı meselesi var ya, onla ilgili. Bütün Ordu  kazasından, yani bütün ilçeler, köyler ve merkezden kaç Ermeni tehcir edildi biliyor musunuz? 12.000  Dolayısıyla,  kişisel bilgilerle kulaktan dolma bilgilerle abartılı rakamlar “trajik yargılar”a  ortam yaratıyor ama çok da sağlıklı bilgi değil bunlar.

 

Sizin kaynağınız ne peki?

 

O zamanki resme belgelerden yola çıkılarak oluşturulmuş bir çalışma var. Genelkurmay Başkanlığının yayımladığı “Arşiv Belgeleriyle Ermeni Faaliyetleri” adlı bir yapıt. Orada ayrıntılı bilgiler var.

 

    Daha eski tarihten işlenmemiş konular da var. Örneğin, Çamburnu’nda yaşamış olan “Genetes” adlı bir kavim var; henüz hiç incelenmemiş. Amazonlar konusu da bence Ordu ile ilgilidir ama nedense Terme ve Giresun aralarında paylaşmışlar bu konuyu, Ordu’ya bir şey kalmamış!

 

 

Bugün itibarı ile Ordu tarihi ile ilgili araştırmalarda görev kimlere, hangi kuruluşlara düşüyor?

 

En başta gönüllü kişilere tabii. Yoksa kimsenin zoruyla, iteklemesiyle araştırma yapılmaz. Bunun dışında Ordu Belediye Başkanı Seyit Torun’un bu tür çalışmalara duyarlılıkla yaklaştığını biliyorum. Belediye yayınlarla bu alanı daha çok destekleyebilir. Üniversiteye de çok iş düşüyor tabii. ORSEV de bu konuda geleneksel araştırıcı tavrını sürdürebilir.

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !