Bir Zamanlar Eğelencenin Adı: Ordu Palas

Başlıktaki bu ad bugün Ordululara hiçbir şey anlatmıyor. Ancak, yaşı 70’in üstündekilere söylediğinizde dudaklarında uçarı  bir gülümseme beliriyor; bakışlarından herkesin göremeyeceği bir  çapkınlığın izleri hızla gelip geçiyor. Kimbilir belki bazılarının iç yaralarını da deşiyordur “Ordu Palas” adı. Belki kimilerinin kulaklarında çok eskilerden gelen bir ud sesi yeniden duyuluveriyordur. Kimbilir; kimilerinin karşılıksız aşkları gelip geçiyordur gözlerinden. Belki, Türkiye’nin ilk dansözü, o büyülü kadın Emine Adalet Pee, kıvrak bedeniyle aşkın ve tutkunun dansını yapıyordur bir bahar gecesi. Kimbilir; Üzümkızı rakılarının yuvarlanıverdiği bir güz akşamı Mim Baki Tiyatrosu’ndan bir kızcağız  rüyalarına giriyordur Ordulu gençlerin…

Ordu Palas, cumhuriyetle yaşıt bir yer. Hem otel hem içkili lokanta. Aynı zamanda gerektiğinde konser salonuna, gerektiğinde sinemaya dönüştürülebilen bir salonu da var. Bugünkü Süleyman Felek Caddesi’nde, Ziraat Bankası’na yakın bir noktada. Bir cephesi caddeye bakıyor, öteki cephesi denize. Denize bakan cephesinde, ufukları izleyerek içilen rakıların, odalardaki gizli buluşmaların ne izi kaldı ne anısı elbette. Ancak, hala hayatta olan eski Orduluların gizemli hatıralarını unuttuklarını kim söyleyebilir?

Müzik öğretmeni Mazhar Bey’in kurduğu “incesaz takımı”nın konserleri de burada yapılırmış cumhuriyetin ilk yıllarında. Küçük salondan caddeye doğru taşan ud sesine eşlik eden “sevda yaratan gözlerini her zaman öpsem / doyamam güzelim haşre kadar hep seni sevsem” şarkısını bilen kaç kişi kalmıştır? Tanıklıklara bakarsak, asıl merak o yıllarda dansadır.  Fokstrot, vals… Gramofona konan cızırtılı bir plağın eşliğinde erkek erkeğe yapılan danslar, sonraları halkevi balolarında ve modern “şehir düğünlerinde” çok işe yarayacaktır. Yeni bir ufka dönen cumhuriyet Türkiyesinde uygar yaşamın en büyük adımları, dans figürleri olarak Ordu Palas’ta atılmıştır bu kentte.

Ordu Palas’ta akşamları Karadeniz’e karşı kurulan masalara halk arasında “minnoş” adı verilen garson kızlar hizmet eder. Küçük, zarif şişeler içinde sunulan Baküs, Üzümkızı, Dimitrokopulo rakıları içilir ve şehre gelmiş olan kumpanyalar izlenirdi. Muhlis Sebahattin’in “Ayşem Opereti”nin şarkıları tiz sesli, alımlı, kıvrak kızların dilinde yankılanırken, içilen rakıların belleğe dağılan sihri karşılıksız aşklara yol vermez mi?

Mim Baki  Tiyatrosu’nun unutulmaz varyetecilerinden “Bayan  Şeref” uzun, ince bedeni, ışıklar altında daha bir parlak görünen sarı, uzun saçlarıyla sahneye çıktığında  ve “ yana yana kül oldum / bir esmere kul oldum / kuş dili bilmezdim / şakıdım bülbül oldum” şarkısını söylemeye başladığında hangi genç hülyalı düşlere dalmaz? Taşbaşı’ndan Aziziye’ye yayılan bir dumanın içinde hülyalı bir aşk görülmez mi sabaha karşı?

Hülyalı düşler o yıllarda Ordulu gençlerin peşini hiç bırakmamıştır. Küçücük bir kentin dar ufuklarından kanat açarak büyük bir dünyanın geniş kırlarına uçmak isteyen gençler, kumpanyaların genç kızlarına çokça âşık olmuşlardır; peşlerinden gitmişler, mektuplar yazmışlar ama ne yazık ki hemen hepsi yeniden kentlerinin daracık evrenine dönmek zorunda kalmışlardır.

Tersi de olmuştur; Uğur Gürsoy, Tribün’de anlatmıştır bunu bir zamanlar. Türkiye’nin ilk çağdaş dansözü sayılan Emine Adalet Pee, Ordu Palas’ta raksederken, kentin gözde gençlerinden Mehmet Rıfat Bey’e vurulur. O Mehmet Rıfat Bey ki tamburi, ressam, öğretmen… Adalet Hanım, kentin bol paralı fındık tüccarlarına dönüp bakmamış ama Mehmet Rıfat Bey’in atölyesinden ayrılmaz olmuştur. O Adalet Pee’dir ki Irak Elçisi’nin eşi Fahrünisa Zeyd’in düzenlediği “şark kostümü balosu”nda, Almanya’da Adolf Hitler’e dans etmiş,  50’li yılların Türk sinemasında vamp kadın rollerinin aranan kişisi olmuştur. Ordu’da gün boyu Mehmet Rıfat’ın udunu, udundan sesine yankılanan şarkılarını dinlemiş, menevişli bakışlarının içinde yağmurlu Ordu günleri geçirmiştir. Ordu Palas’ın hemen hemen karşısına düşen atölyesinde Mehmet Rıfat ve Emine Adalat Pee, neler yaşamışlardır?  Karşılıksız bir aşk hikâyesidir bu. Çok yıllar sonra Samsun’da bir pavyonda, Türk filmlerini aratmayacak bir şekilde, düşkün ve yaşlı bir kadın olarak çalışırken Orduluların masasında ağlayarak anlattığı kederli bir aşktır. Mehmet Rıfat Bey’i sorduğunda, onun yaşama erken veda ettiğini öğrenecek ve onu ne kadar sevmiş olduğunu ağlayarak anlatacaktır. 

Yalnızca o mu?  Ordu Palas’a gelen kumpanyaların, tiyatroların genç kızlarının, kadınlarının aşk öyküleri kentte  gizli  bir örgütün eylemleri gibi fısıltıyla ve yayılması istenmeden anlatılır. Herkes günü gelince bir ibret hikâyesi gibi dinler bunları, kahramanları yaşıyorsa; bastonuna dayanarak yürüyen ama ütülü pantolondan, rugan ayakkabıdan, fötr şapkadan vazgeçmeyen yaşlıyı caddelerde görüp saygıyla selamlar.

Uğur Gürsoy, bu gizli ama herkesin bildiği aşk hikâyelerinin bir bölümünü Tribün gazetesinde anlatırken şöyle bir örnek vermekten de geri durmamıştır:  “Yine gelmişti Mim Baki Tiyatrosu Ordu’ya. Kadrosunda bir iki değişiklik vardı. Bizim süt banyosu yapan Macar kızımız yoktu bu sefer. Ama bir sarışın bomba vardı. Adı, Müjgan. Macar kızını aratmıyordu. Düetlere çıkıyor,  ‘Sabahlara dayanamam Osman Aga’ dedikçe kıvırtıyor, kantolarda erkek seyircilere sinyaller veriyor, salonun altını üstüne getiriyordu. Gençti, güzeldi, sempatikti ve öylesine seksapelliydi ki gençlerin canları yanıyordu. Aşık olanları sorarsanız, denizde kum gibi (…) Sahneye çiçekler, mendiller, pusulalar atılır. Cazcıların ceplerine de bahşişler konurdu. Erkekliğin, delikanlılığın raconu öyleydi. Kılıç gibi pantolonlar, rugan ayakkabılar, kruvaze ceketler, kravatlar, asorti gömlekler ve briyantinli saçlar, yukarı doğru kalkan kaşlar.”

 

Karşılıksız olması kaçınılmaz aşklarla savrulan gençler avuntuyu kentin genç kızlarının gezinti yerlerinde bulacaktır kuşkusuz. Bu, Boztepe yamacındaki mahallelerin denize paralel giden yoludur. Taşbaşı’ndan Tabyabaşı’da kadar uzar. Akşamüstleri bu yolda, o zamanki deyimiyle “piyasa yapılır”. Türküsü bile var: “Tabyabaşı’nda üç kız yan yana / içlerinden biri şşt dedi bana”

Bu yol hâlâ duruyor. Bazı yerlerinde eski korkuluklar ve arnavutkaldırımı da geçmişin andacı gibi. Ordu’nun en eski iki mahallesinden geçen denize paralel bu yolda, Karadeniz’in görkemli manzarasını bir yanınıza alarak yürüyebiliyorsunuz. Taşbaşı’nın tek tek kalan eski evlerini geçip küçük bir burna dönüşen kayalıkları döndünüz mü, batı rüzgârını hissedersiniz. Tam o noktada, Belediye Başkanı Seyit Torun’un yaptırdığı “üç kız heykeli”ni görürsünüz. Denize tepeden bakan bir burunda bir bankta üç kız oturmuşlardır. Sanki, kumpanyaların alımlı kadınlarının aşkıyla kavrulup, burada batı rüzgarına bağrını açan gençlere  “hişt” demektedirler; hişt; unutun onları, biz bizeyiz işte bu şehirde, bizden öncekiler gibi, bizden sonrakilerin olacağı gibi. Onlar, o boyalı, yapay ve sadece bir hülya olan kadınlar Ege vapuruyla gidecektir yarın öbür gün. Biz kalacağız. İşte o kızlar şimdi oradalar ve Ordu Palas’tan günün ilk ışıklarıyla çıkan, rakının sisli evreninde uçarcasına yürüyen, karşılıksız aşkların kavurucu rüzgârını içinde hisseden gençleri beklemekteler…

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !