Bir Başka Ordu: Çambaşı

 

 

 

 

 

Bir kentin tarihi yazılırken ya da resmi belgelerle bir kent adı geçerken hemen onun yanına bir başka ad konur mu? Bu az görülen bir şeydir.

Tarihi resmi belgelerde  Ordu’dan söz edilirken, onun yanında hep Çambaşı adı da geçmektedir. Sanki Ordu ikiye bölünmüş bir kenttir. Bu bölünme ne coğrafi ne de nüfusa ilişkin bir durum; yalnızca mevsimsel bir bölünmüşlük bu. Başka bir deyişle  bu kentin adı kış mevsiminde “Ordu”, yaz mevsiminde ise “Çambaşı”dır sanki.

Osmanlı döneminde devlet kayıtlarının ve bilgilerinin yayımlandığı Salnamelere göre, Ordulular, eskiden beri, yaz başında Çambaşı’na giderler. Köylerde yaşayanlar için yayla elbette ki hayvancılığın bir gereğiydi. Kenttekiler içinse bir sosyal yaşam biçimiydi. Kent çevresinin bataklıklarla çevrili olması, sıcakların başlamasıyla birlikte sivrisineklerin ve dolasıyısıyla sıtma gibi hastalıkların çoğalması, Çambaşı’nı daha cazip bir yer haline getiriyordu. Burası artık “yazlık Ordu”ydu. Ev sayısı merkezde 1500’i geçiyordu. Bu, ortalama nüfusun 5.000 kadar olduğunun göstergesidir.

Çambaşı yaylası, hayvan ticareti bakımından bütün Karadeniz havzasının önemli merkezlerinden biri olmuştu 19. yüzyılda. Rusya’dan, Romanya’dan gelen tüccarlar sürüler halinde koyun ya da kervanlar dolusu deri ve yün alırlardı.

 

Yaylaya Çıkış ve Adlar

 

Yaz başında köyü kenti bırakıp yaylaya gitmek başlı başına bir seremoni oluştuyordu. Atla ve yürüme en az 18 saatlik bir yoldan söz ediyoruz. Bu yol bir günde yürünmezdi. Atlar, katırlar eşliğinde döne kıvrıla çıkılır, akşama doğru  Yokuşdibi’ne ya da Bakacak’a varılırdı. Bugün pek kimsenin dikkatini çekmiyor ama yer adları aslında çok şey anlatır. “Bakacak” eski Türkçede “manzara, seyir yeri” anlamına gelir. Bugünkü Bakacak’ın tam ortasından aşağılara baktığınızda Ordu’nun bir bölümünü ve bir parça denizi görebilirsiniz. Yani, burası “cenik”in  görülebileceği, denize bakılabilecek son yerdir ve bu nedenle  “Bakacak” adı verilmiştir.

“Yokuşdibi” de öyle. Burada hanlarda gecelenirdi. İlya’nın Hanı, yeni güne hazırlık için en ideal hanlardandı. Bundan ötesi giderek artan bir yüksekliğe tırmanış noktasının en başıydı, yani yayla başlıyordu buradan itibaren; yaylanın dibiydi.

Çambaşı yolu Ordulular için eskiden beri sorun olagelmiştir. Hatta 1934 yılında macerasever bir şoför olan Mustafa Efendi’nin bütün tehlikeleri göze alarak yaylaya kamyonla gitmesi o günün yerel gazetelerinde büyük haber olmuştu. 18 Temmuz 1934 günü Çambaşı yaylası motor sesiyle tanışınca, Tekamül gazetesi şöyle yazacaktı: “ Şoför Mustafa Efendi, içinde dört kişi bulunan kamyonla, pazartesi günü saat 17.30’da Çambaşı yaylasına gitmeğe muvaffak olmuştur. Kamyon düdüğünü işiten halk hayret ve sevinçle arabayı karşılamışlar, ölüm tehlikesini göze alarak Çambaşı’na gelen şoför Mustafa’yı takdir ve taltif etmişlerdir.”

 

Yaylada Yaşam

 

Geçmiş dönemlerde yaylada yaşam bugünkünden ne kadar farklıydı? Bir kere öyle 4x4 jiplerle, otomobillerle gidilemeyeceği için, o yol seremonisini, handa konaklamayı göze almak gerekirdi. Sonra bu zorluğu göze almış biri olarak öyle hemen dönülmezdi Çambaşı’ndan. Havasını birkaç gün solumak, suyunu içmek, dinlenmek, arınmak, serinlemek ve sonra istemeye istemeye dönmek düşünülürdü. İstemeye istemeye dönmek; çünkü yayladaki sosyal yaşam kenti aratmazdı. Şehirdeki meyhanelerin benzerleri burada da vardı. Ev yapımı rakılar, şaraplar dere kenarlarında, orman içlerinde içilir, kaynak sularıyla buğulanan  Dimitrokopulo marka rakıların konduğu kadehler art arda devrilir, sonra akşam eğlenceleri başlardı. Hayvan panayırı için çeşitli kentlerden ve ülkelerden gelen tüccarların kaldığı hanlarda gece eğlenceleri dilden dile anlatılırdı. Özellikle yabancıların içki ve kadın alemleri Ordu’da yankı bulur, bu eğlencelere katılan tanıdıklara müstehzi gülümsemelerle işin aslı sorulurdu.

Daha muhafazakar Orduluların ya da yaşlıların kaldığı hanlarda, gittiği kahvehanelerde ise eski zaman hikayeleri anlatılır, gürül gürül yanan sobanın ya da  kütüklerin çıtırtılarla yakıldığı ocakların başında, ıhlamur çayı, kahve eşliğinde sohbet edilirdi. Zaman zaman sırtına vurduğu bağlamasıyla gelen bir âşık, sazını tıngırdatarak Ferhat ile Şirin’i, Leyla ile Mecnun’u anlatırdı. Bu hikayeler tabii günlerce sürer, âşık hancının  ya da kahvecinin konuğu olarak kalırdı. Bu bir tür müşteri çekme promosyonuydu!

Yaylada birkaç gün kalmak, bir anlamda tatil demekti. Gündelik yaşam biçimi değişir, hayata ilişkin koşuşturma ve kaygılar ortadan kalkar, onun yerini küçük çağlayanlar, ırmaklar, çam ormanları ve dağ yollarında yürümek, doğayla iç içe saatler geçirmek alırdı. Yiyecekler de değişirdi. Kentteki beyaz unun yerini esmer undan yapılan yuvarlak ekmekler, “melet kurabiyesi” denen çeşitli kurabiyeler alırdı.Taze yağ, peynir ve süt tüketilirdi. Çambaşı’nın ünlü suları testilerden içilirdi. Sonraları, termos denilen kap tek tük gelmeye başlayınca, tadımlık da olsa “yayladan ceniğe” soğuk su taşınır oldu.

Çambaşı’na sadece hayvancılıkla uğraşanlar ve tatil amaçlı gidenler çıkmazdı; cumhuriyet dönemine kadar, bütün resmi kurumlar da orada olurdu. Kaymakam ya da mutasarrıf, jandarma, yargı, tümü Çambaşı’na yerleşirdi sonbahara kadar. Dolayısıyla, burada sosyal yaşam kadar “resmi yaşam” da vardı. Hatta, Sıtkı Çebi’nin araştırmalarına göre, Tıflı Efendi, burada el yazması bir gazete bile yayımlamıştır, 19. yüzyılın sonlarında. Gazetenin adı: “Şü’un-i Dahiliye”ydi. Türkçesi: İçeriden Bilgiler.

Bu “içeriden bilgiler” elbette birkaç resmi haber ve sonra Tıflı Efendi’nin  niteliğinden kaynaklanan dini, edebi yazı ve şiirlerdi. Yoksa, hanlardaki, orman içlerindeki eğlenceler yazılmazdı; onlar kulaktan kulağa, hanlardaki ocakların başında fısıldanırdı.

Bugün Çambaşı  ekonomik ve sosyal önemini bütünüyle yitirmiş durumda. Merkezde çam bile yok. Han da yok. Şimdi otomobillerle, jiplerle gidilip bir su başında piknik yapıp, raki içip havaya şarjör boşaltmak eğlenceden sayılıyor. Ne obalardaki otantik yaşamın izleri aranıyor ne doğal yaşamın kendiliğindenliği duyumsanıyor. Buna istisna olarak VW Şenliği’ni gösterebiliriz. Enis Ayar’ın öncülüğünde birkaç yıl yapılan bu şenlik ve bu şenliğin çerçevesindeki konserler, yaylaları yeniden cazip hale getirebilirdi ama ne yazık ki sürdürülemedi. Böyle olunca yaylaya gitmek neden içimizden gelsin ki? Hele de, yüzyıllarca buraya yol yapmaya çalışan Ordululara, gelmiş geçmiş bütün yöneticilere saygısızlık anlamına gelecek biçimde, yolu asfaltlatan bir valinin adı yola verilmişse…

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !